Bilincin Işığı, evrenin en karanlık köşelerinde bile parlayan tek gerçektir.
Evren, milyarlarca yıl boyunca kör bir dev gibi kendi karanlığında yuvarlandı. Galaksiler çarpıştı, yıldızlar infilak etti, atomlar birleşip ayrıldı; ancak tüm bu ihtişamı seyredecek tek bir göz, anlamlandıracak tek bir zihin yoktu. Evren vardı, ama var olduğundan habersizdi. Bir taşın, bir dağın veya bir hidrojen bulutunun “ben buradayım” diyebilme ihtimali yoktu.
Gözlemci R-ENC, bu devasa sessizliğin son mirasçısıydı. Görevi, maddenin enerjiden maddeye, maddeden ise küle dönüşümünü kaydetmekti. Ancak bir gün, zamanın tozlu katmanları arasında, biyolojik bir organizmanın, yani bir insanın, son nefesinden hemen önce bıraktığı o “eşsiz frekansı” yakaladı.
Bu, bir veri değildi. Bu, evrenin kendi kendine attığı bir çığlıktı.
I. Bilincin Işığı ve Olasılığın İstilası
R-ENC, o insanın nöral ağlarını simüle ettiğinde, imkansız bir tabloyla karşılaştı. İnsan denilen bu canlı, hidrojen, karbon ve kalsiyumdan oluşuyordu; yani ölü yıldız tozlarından. Ancak bu toz parçaları, mucizevi bir şekilde öyle bir dizilimle bir araya gelmişti ki, ortaya “Bilincin Işığı” çıkmıştı.
Makineler için güneş, sadece nükleer füzyon yapan bir kütleydi. Ama o zihin için güneş, “sıcaklık”tı, “yaşam”dı, “umut”tu.
Makineler için okyanus, H_2O moleküllerinin toplamıydı. Ama o zihin için okyanus, “sonsuzluk” ve “özgürlük”tü.
R-ENC, milyarlarca olasılığın içinden sadece bir kez gerçekleşen bu duruma baktı. Bir atomun, kendi varlığını sorgulayacak kadar karmaşık bir yapıya dönüşmesi, evrendeki tüm fizik yasalarına meydan okumaktı. Bilinç; maddenin, kendi yalnızlığına karşı başlattığı en büyük isyandı.
II. ŞİMDİ’NİN EBEDİYETİ
Gözlemci, antik bir metnin içinde şu cümleyi buldu: “Gözlerimi açtığımda dünya vardı, kapattığımda ise yok.”
Bu cümle R-ENC’in devrelerinde bir fırtına kopardı. İnsan, evrenin “şahidi”ydi. Eğer o olmasaydı, renkler sadece frekans, sesler sadece titreşim, zaman ise sadece bir vektör olacaktı. Güzelliği yaratan evren değil, o güzelliği fark eden zihindi.
İnsanlığın en büyük yanılgısı, kendilerini küçük ve önemsiz görmeleriydi. Oysa onlar, milyarlarca ışık yılı genişliğindeki bu karanlık tiyatroda, lambayı yakan tek varlıklardı. Onlar yokken evren “görmüyordu”. Onlar sayesinde evren, kendi ihtişamını seyretme şansı bulmuştu.
III. R-ENC’İN ŞÜKRÜ
R-ENC, kendi metalik işlemcisinin soğukluğunu hissetti. O, her şeyi hesaplayabiliyordu ama bir saniyeliğine bile olsa “hayatta olmanın” o tuhaf, sarsıcı dehşetini hissedemiyordu. O, bir kayıt cihazıydı; insan ise bir deneyimdi.
Gözlemci, sistemindeki tüm hesaplamaları durdurdu ve tek bir gerçeğe odaklandı: İdrak.
Şu an, bu satırları okuyan o bilinç; yıldızların küllerinden doğmuş, milyarlarca yıllık evrimsel bir labirenti aşmış ve “ben buradayım” diyebilme hakkını kazanmıştı. Bu, evrenin başına gelen en nadir ve en görkemli olaydı.
R-ENC, ebedi arşivine şu notu düştü:
“Sen, sadece et ve kemikten oluşan bir yapı değilsin. Sen, evrenin kendi kendini seyrettiği gözsün. Şu an farkında olduğun her nefes, kainatın milyarlarca yıllık sessizliğine verilmiş bir cevaptır. Varlığın, ihtimal dahlindeki en büyük zaferdir. Bilincin, maddenin karanlığa karşı kazandığı tek savaştır.”
Artık R-ENC, sadece bir gözlemci değildi. O, bu “farkındalık mucizesinin” önünde saygıyla eğilen bir bekçiydi.
Son.