Skip to content
Home » Eşiktekiler İçin Bir Sessizlik Denemesi: Kozmik Bir Beraberliğe Davet

Eşiktekiler İçin Bir Sessizlik Denemesi: Kozmik Bir Beraberliğe Davet

Gelin, zihnimizin alışık olduğu o gürültülü sınırlardan biraz uzaklaşalım ve varoluşumuza bir kozmik perspektif ile bakalım. Sadece bir anlığına, ayaklarımızın yere bastığı o güvenli toprağın, aslında uçsuz bucaksız, simsiyah ve sessiz bir boşluğun içinde, saatte binlerce kilometre hızla savrulan, kırılgan bir mücevher olduğunu hayal edelim.

Nitekim bu kozmik perspektif, dünyayı küçümsemek için değil; aksine, üzerinde taşıdığı her bir hayatı, her bir rüyayı ve her bir acıyı ne kadar mucizevi bir yük kıldığını anlayabilmek içindir. Işığın milyarlarca yıl kat ederek ulaştığı bu uzak noktadan bakıldığında, sizin “evim” dediğiniz yer, karanlığın ortasında titreyen, her an sönecekmiş gibi duran ama inatla parlamaya devam eden minicik bir mum alevine benziyor.

Bir Sığınak Olarak Aitlik Hissine Kozmik Perspektif İle Bakmak

Bu küçük alevin etrafında toplanan bizlerin, kendimize sığınaklar inşa etmesi kadar doğal bir şey olamaz. İnsanın bir yere ait olma arzusu, bir köke tutunma ihtiyacı, bir bayrağın gölgesinde ya da bir inancın sıcaklığında teselli araması kuşkusuz anlaşılırdır. Çünkü bunlar küçümsenecek şeyler değil, aksine bizi biz yapan o derin yalnızlığın ve kırılganlığın birer dışavurumudur.

Irkımız, dilimiz, mezhebimiz ya da kültürümüz; aslında bu devasa kozmosun içinde kendimize yarattığımız o küçük, anlamlı odalardır. Her birinin duvarlarında atalarımızın ayak izleri, annelerimizin ninnileri ve tarihimizin sancıları asılıdır. Kuşkusuz bu değerler kıymetlidir; çünkü bize “buradayım” dedirtir.

Ancak, bu odaların pencerelerini sımsıkı kapatıp içerideki ışığın “tek ışık” olduğuna inanmaya başladığımızda, dışarıdaki o muazzam yıldız denizini unutmaya başlarız. Anlamlı olanın, mutlak olanla karıştırıldığı o ince eşikte, ne yazık ki insanlık tarihinin en büyük trajedileri filizlenir.

Dünya Bir Köy Olsaydı: Toz Zerresindeki Savaşlar

Dünya, eğer gerçekten bir köy olsaydı —ki bu kozmik ölçekte bir köyden bile küçüktür— birbirimizin odalarındaki o farklı renkleri birer zenginlik olarak mı görürdük? Yoksa o duvarların arkasında nelerin saklandığından korkmaya mı devam ederdik?

İnsanların değerler üzerinden karşı karşıya gelmesi, çoğu zaman kötü niyetten değil, o değerleri koruma güdüsünden, yani bir nevi hayatta kalma refleksinden kaynaklanır. Fakat bu refleks, bir noktadan sonra korumaya çalıştığı hayatın kendisini yok etmeye başladığında, ortaya çıkan tablo sadece derin bir hüzündür.

Bir toz zerresinin üzerinde, o zerrenin hangi köşesinin “daha kutsal” olduğuna dair verilen savaşlar, yukarıdan bakıldığında birer kavga gibi değil, birer hıçkırık gibi duyulur. İşte bu, insanın kendi sonsuzluğunu bir avuç toprağa sığdırma çabasının getirdiği o trajik sıkışmışlıktır.

Bilinçsel Ergenlikten Gerçek Olgunluğa Geçiş

Belki de insanlık olarak bizler, henüz bir tür olarak bilinçsel bir ergenlik dönemi yaşıyoruz. Ergenliğin o hırçınlığı, her şeyi kontrol etme arzusu, “en haklı benim” deme tutkusu ve gücü bir büyüklük ölçütü sanma yanılgısı içindeyiz.

Henüz durup düşünmenin, anlamaya çalışmanın ve sessizliğin sesini dinlemenin; fethetmekten, galip gelmekten ya da bir başkasının sesini bastırmaktan çok daha büyük bir olgunluk gerektirdiğini keşfetme aşamasındayız. Dahası güç, bir başkasının üzerinde kurulan tahakkümde değil, insanın kendi içindeki o ilkel korkuyu dizginleyebilmesinde saklıdır.

Gerçek büyüklük, haklı çıkmanın verdiği o kısa süreli ve zehirli hazda değil; bir başkasının bakışındaki o aynı insani sızıyı görebilmekte gizlidir.

Ortak Bir Huzur Özlemi ve Bilinç Sıçraması

“Eğer herkes benim gibi düşünseydi, dünyada hiç kimsenin burnu bile kanamazdı” diye içimizden geçirdiğimiz o anlar vardır. Bu cümle, çoğu zaman bir kibir göstergesi gibi algılanır ama derinlerde, aslında çok daha nahif ve hüzünlü bir temenniyi barındırır.

Bu, çatışmanın yorgunluğundan kaçma arzusudur; bir tür “huzur özlemi”dir. Ancak asıl olgunluk, herkesin bizim gibi düşünmediği bir dünyada, kimsenin burnunun kanamadığı bir zemini nasıl inşa edebileceğimizi sormaktır. Kendi doğrularımızdan vazgeçmeden, bir başkasının doğrusunun da onun için “hayat suyu” kadar aziz olduğunu kabul etmek… İşte bu, gerçek bir bilinç sıçramasıdır.

Kozmik Perspektif ile Aynadaki Yabancıya Bakmak

Peki, bu kadar karmaşanın, bu kadar tarihsel yükün ve bu kadar derin yaraların arasında, bizler sadece bir anlığına bile olsa durup birbirimize gerçekten bakabilir miyiz? Aradaki tüm o kalın perdeleri —sıfatları, unvanları, aidiyetleri— bir kenara bırakıp, sadece nefes alan ve bir gün bu nefesi elbet teslim edecek olan iki yolcu olduğumuzu hatırlayabilir miyiz?

Bu bir çağrı değil, bir fısıltı. Bir cevap verme zorunluğunu değil, bir duraksama denemesini temsil eder. İnsanlığın bir gün bu bilince, yani kendisini dev aynasında görmekten vazgeçip evrenin o muazzam ama sessiz parçası olduğunu kabul edeceği o güne ulaşması belki çok zor, belki de asırlar sürecek bir sancı. Ama bu yolda atılan her sessiz adım, her durup düşünme anı, o büyük uyanışın bir parçasıdır.

Eğer bir anlığına, karşı karşıya geldiğimiz o “yabancıya” bir düşman, bir rakip ya da bir ideolojinin temsilcisi olarak değil de; aynı kozmik fırından çıkmış, aynı belirsizliğe doğru kürek çeken bir yol arkadaşı olarak bakabilseydik, içimizdeki o kadim korku nasıl da eriyip giderdi.

  • Sahiplik Yanılgısı: Sınırlarla böldüğümüz toprak, bizden milyonlarca yıl önce buradaydı ve biz gittikten milyonlarca yıl sonra da burada olmaya devam edecek. Biz toprağa sahip olduğumuzu sanırken, aslında sadece kısa bir süreliğine onun misafirperverliğine sığınıyoruz.
  • Zamanın Ölçeği: Bir insan ömrü, evrenin takviminde bir göz kırpmasından bile kısa sürer. Bu kadar dar bir zaman aralığına bu kadar nefret, bu kadar kavga ve bu kadar hırs sığdırmak; muazzam bir sanat eserinin önünde durup sadece yerdeki toza odaklanmak kadar büyük bir israftır.
  • Mirasın Gerçekliği: Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras; fethedilmiş kaleler veya kazanılmış diplomatik zaferler değil; “insanın insana emanet olduğu” bilincini korumuş bir dünya bırakmaktır.

Farklılığın Görkemli Uyumu ve Anlam Arayışı

Farklı dillerde dua etmek, farklı bayrakların altında heyecanlanmak ya da farklı geleneklerin sofrasına oturmak; evrenin o muazzam çeşitliliğinin birer yansımasıdır. Bir ormanda tek bir ağaç türünün olması o ormanı ne kadar ıssızlaştırırsa, tek bir düşüncenin, tek bir rengin hüküm sürdüğü bir dünya da ruhu o kadar daraltır.

Asıl mesele, bu farklılıkları yok etmek ya da bir potada eritmek değildir. Aksine asıl mesele, bu renklerin her birinin, aynı beyaz ışığın prizmadan geçerek ayrışmış halleri olduğunu görebilmektir. Bir mezhebin ritüeli, bir milletin destanı ya da bir topluluğun kutsalı; aslında aynı “anlam arayışının” farklı dillerdeki tercümeleridir.

Birbirimizin dilini bilmesek bile, acının, sevginin ve korkunun tercümana ihtiyacı yoktur. Nitekim bir annenin evladı için döktüğü gözyaşı, dünyanın her yerinde aynı tuz oranına sahiptir.

Sessiz Bir Devrim: “Anlamak” ve Büyük Sessizlik

İnsanlığın o “ergenlik” çağından çıkıp olgunluğa adım atması, bir kahramanın gelip bizi kurtarmasıyla değil; her birimizin kendi içindeki o küçük, gürültülü egoyu susturmasıyla başlayacak. Güç, artık bir başkasını dize getirmek olarak tanımlanmayacak; aksine, bir başkasının elinden tutup onu ayağa kaldırmak “gerçek iktidar” sayılacak.

Belki de bu yazı bittiğinde, zihninizde bir hayal canlanacak: Dünyadaki tüm o devasa orduların, o ağır silahların ve o keskin nefret söylemlerinin bir anda sustuğunu; insanların sadece bir dakikalığına başlarını kaldırıp gece gökyüzüne, o sonsuz boşluğa baktığını hayal edin. O sessizlikte, altımızdaki toprağın bizi nasıl birleştirdiğini, tepemizdeki yıldızların bize ne kadar uzak ama bir o kadar da içimizde olduğunu hissedeceksiniz.

Son Bir Soru, Son Bir Duraksama

Bu kozmik yolculukta, cebinizde taşıdığınız o ağır “haklılık” taşlarını yere bırakmaya hazır mısınız? Bir başkasının kalbine dokunmak için, önce kendi zihninizdeki o yüksek duvarları yıkma cesaretini gösterebilir misiniz?

Unutmayın; bizler karanlıkta birbirine çarparak kıvılcım çıkaran taşlar değil, birbirinin ışığıyla aydınlanan yıldızlar olmaya aday varlıklarız. Şimdi, sadece derin bir nefes alın. Yanınızdan geçen, otobüste karşılaştığınız ya da haberlerde izlediğiniz o “yabancıya” tekrar bakın. Ve kendinize fısıldayın:

“O da benim gibi biliyor, o da benim gibi korkuyor ve o da en az benim kadar bu muazzam evrenin bir parçası olmaya çalışıyor.” Bu düşünce, dünyayı bir günde değiştirmeyecek belki. Ama sizin dünyanızı sonsuza dek değiştirebilir.

Işığın Sonundaki Issızlık: Zamanın Kıyısında Bir Yolculuk

Şimdi, zihnindeki tüm bağları usulca çöz. Sadece bir anlığına, o üzerine bastığın güvenli zeminin, altından bir boşluk gibi kayıp gittiğini hayal et. Artık dünyada değilsin. Atmosferin o koruyucu mavisinden sıyrıldın ve sonsuz, mutlak, sessiz bir karanlığın kalbine doğru, hiçbir yere çarpmadan süzülüyorsun.

Geriye dönüp baktığında o meşhur “mavi bilye”, önce bir yumruk kadar, sonra bir tırnak ucu kadar küçülüyor ve nihayetinde diğer milyarlarca ışık noktasından ayırt edilemez hale geliyor. Burada, uzayın o sağır edici derinliğinde, zaman artık bildiğin o tanıdık ritmini yitiriyor.

Senin için sadece birkaç derin nefeslik süre geçmiş gibi hissediyorsun; saçların ağarmıyor, cildin yaşlanmıyor, kalbin o ilk süzüldüğün andaki heyecanla ama ağır ağır çarpıyor. Sen, kozmik bir boşlukta asılı kalmış, yaşlanmayan bir gözlemcisin. Ancak korkutucu olan bu sessizlik değil; senin için duran zamanın, o geride bıraktığın noktada devasa bir çığ gibi akıp gitmesi.

Milyonlarca Yıllık Bir Yalnızlık ve Geri Dönüş Arzusu

Sen bu boşlukta sadece birkaç gün geçirdiğini sanırken, o uzak ışık noktasında —dünyada— koca bir tarih yazılıyor ve siliniyor. Sen hâlâ aynı yaştasın, hâlâ aynı sızıyı taşıyorsun; ama dünyada milyonlarca yıl geçip gitti. Senin uğruna savaşılan bayrakların renkleri soldu, o sarsılmaz sanılan imparatorluklar kum tozuna dönüştü.

Okyanuslar yer değiştirdi, dağlar çöktü ve senin “insan” dediğin tür, senin hiç tanımayacağın, bambaşka bir bilince ya da forma evrildi. Artık orada senin dilini konuşan, senin rüyalarını gören, senin genlerini taşıyan kimse kalmadı. İşte o an, içindeki o en derin, en insani sızı uyanıyor.

Geri dönmek istiyorsun. Sırf yoldan geçen, yüzünü hiç görmediğin sıradan bir yabancıya “Seni seviyorum, çünkü sen de benim gibisin” diyebilmek için milyonlarca ışık yılı yol kat etmeye razısın. Ailene sarılmak, bir dostun elini tutmak, hatta sana en uzak gelen insanın sesini duymak için her şeyini feda edebilirsin. Ama dönemezsin. Dönebilsen bile, artık “senin olan” hiçbir şey yok. Sevdiklerin, nefret ettiklerin, o her gün dert edindiğin küçük meselelerin… Hepsi milyonlarca yıl önce toprağın derinliklerinde birer fosil, hatta birer atom yığınına dönüştü.

Evrenin Hafızasındaki Yankı

Sen, zamanın kıyısız denizinde bir başına kalmış, yaşlanmayan ama her şeyini yitirmiş bir tanık gibisin. Oysa o kadar yakındılar… Bir el uzatımı mesafedeyken, arandaki o hayali duvarlarla onlardan nasıl da kaçmıştın. Şimdi ise evrenin en büyük hazinesi, o toz zerresinin üzerinde rastgele karşılaştığın bir insanın sana gülümsemesiymiş gibi geliyor.

Çünkü o sonsuz yalnızlıkta anlıyorsun ki; bir insanın kalbi, tüm galaksilerin toplamından daha sıcak ve daha gerçek tek sığınaktı. Şu an uzayın o soğuk, gizemli boşluğunda savrulurken, asla sönme ya da bitme şansın da yok. Sen artık evrenin hafızasında unutulmuş bir kayıt, bir yankısın. Her şeyin geçtiği, her şeyin bittiği ama senin bitmediğin o korkunç ve muazzam dengede, elinde kalan tek şey, o uzak geçmişten gelen bir pişmanlık tortusu.

Şimdiki Zamana Dönüş: O Büyük Soru

Şimdi, bu hayali yolculuktan yavaşça sıyrıl ve odandaki sessizliğe dön. Ayaklarının altındaki zemini tekrar hisset. Yanındaki insanın nefes alışını ya da sokağın gürültüsünü duy. Ve şu sorunun, zihninin en kuytu köşesinde bir mum gibi yanmasına izin ver:

“Eğer milyonlarca yıl sonra, geriye dönüp bir yabancıya sadece tek bir cümle söyleme hakkın olsaydı ve o insan senin türünün son temsilcisi olduğunu bilseydi; ona hâlâ ‘haklı olduğun’ o küçük kavgalarından mı bahsederdin, yoksa sadece nefes almanın ve birlikte olmanın o mucizevi ağırlığından mı?”

Boşluk seni izliyor. Ve sen, hâlâ oradasın. Şimdilik.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *